Kategori: Kendimden

Sanatın karşılığı; Barış MANÇO

            Hemen hemen her şarkı söyleyene, bir iki şarkı taklit edip sesi güzel olsa da olmasa da ekrana çıkıp kendini göstermeye çalışana sanatçı dediğimiz bu dönemde, sanatın bir üstün yaratıcılık olduğunu açıklama gereksinimi duydum. En büyük örneği Barış Manço ile vermek istiyorum. O hem şarkıcıydı, hem de sanatçı.

Barış Manço’yu sevmeyeni henüz görmedim. Hiç görmeme arzusundayım; çünkü o hep sevilmeyi hakketti. 7’den 77’ye herkesin gönlünü kazanabilmişti. Çocuk, genç, yaşlı demeden herkese hitap edebilen bir sanatçıydı. O öyle bir sanatçıydı ki; sadece şarkı söyleyen biri olarak görmememiz çok önemli. Şarkı söylememiş olsaydı belki de karşımıza son yüzyılın bir filozofu olarak çıkacaktı. Gerçi onu bilenler zaten modern bir filozof olarak görmüyor değildi.

Barış Manço çok iyi bir söz yazarıydı. Aynı zamanda bir besteci, aranjör, oyuncu ve TV programı yapımcısıydı. Çokdilli biri olarak “Öğrenilmesi gereken ilk dil, tatlı dildir,” demişti.

           

              Barış Manço’yu farklı kılan en önemli etkenlerden bir diğeri de onun tarafsız olmasıydı. Hiç kimse onu kendi tarafına çekmeyi başaramamıştı. O herkesin tarafındaydı. Sadece Türkiye’de değil; başta Japonya olmak üzere birçok ülkede insanların gönüllerinde taht kurdu. Ve kendini şöyle açıklıyordu; “Ben bir şarkıcı, besteci olarak bu dünyaya gelmedim. Düşüncelerimi aktarmak üzere geldim. Bu; gün geldi şarkı söylemekle oldu, gün geldi bir televizyon programında çocuğun saçlarını okşamakla oldu.”

Barış Manço ile 7’den 77’ye yayını tüm yaş grupları içindi. Kendi içinde beş program içeriyordu.

“Adam Olacak Çocuk” programı adından da anlaşılacağı gibi bir çocuklara yönelik bir söyleşi programıydı.

“İkinci Kahvaltı” programı yaşlılarımız içindi. Program sonunda Türk kahvesi ikramı yapılırdı.

“Dönence Dünya Turu” programı her hafta bir ülkeyi tanıtırdı. Türkiye’nin tanıtımında önemli bir oynamıştı. O adı gibi bir ‘Barış Elçisi’ydi.

“Dere Tepe Türkiye” programı ülkemizi gezdiği ve herkesin sevgisini kazandığı bir programdı.

“4×21 Doludizgin” programı bir Talk Show’du. Haftanın 4. günü ve saat 21.00’de yayınlanırdı.

             Barış Manço hakkında inanın yazılacak o kadar çok şey var ki; unutulmaması adına, sanatçı kelimesinin Barış Manço ile ne denli bağdaştığını hatırlatmak için kısa yazıyorum. O yüzden diyorum ki; Barış Manço’yu sadece dinlemek olmaz, Barış Manço’yu bilmemiz gerekir, öğretmemiz gerekir.

             Kendini sanatçı zannetmek başka, sanatçı olmak başka. Son sözü kendisine bırakıyorum. Barış ile kalın…

“Ben yaşarken kendime sanatçı diyemem, çok ayıptır. Ancak on, yirmi, kırk yıl sonra diyebilirler.” Barış Manço

Osman KÜSEK
Haziran 2019

Yarıda Kalan Hikayeler -1

Sıradan çam ağaçlarının arasında yalnız başına kalmış erguvan ağacı bütün görkemiyle baharı müjdeliyordu. Henüz yeni açmış morumsu çiçeğine nisan yağmurunun son damlaları düşmüş, ikilinin kokusu sarmıştı etrafı. Mayıs ayının ilk haftası hiç bu kadar muazzam değildi. Saatin durmasını istersin böyle bir zamanda, düşlerin bitmesin istersin..

***

Kadın’ın Telaşı

Kasım 1998
Mudanya – Güzelyalı Kasabası

             Hızlıca mutfağa koştu. Pencereyi açık unuttuğunu fark etmişti. “Ah nasıl unuturum,” diye mırıldanıyordu. Geceden beri yağan yağmur mutfağı dağıtmayı yetmişti. İki katlı evin en gözde yeriydi. İçerisi bir salon kadar rahat, ihtiyaç duyabilecek her şey ayrıntısına kadar düşünülmüştü. Pencereyi kapatıp ortalığı toplamaya koyuldu. “Şimdi ne yapacağım! Battı her şey, her şey mahvoldu.” Kendi kendine söyleniyordu zayıf kadın. Islanmış halıyı kaldırırken önüne düşen tel tel beyazlamış saçlarını bileğiyle geriye attı. Belli ki morali çok bozulmuştu. Komşularıyla haftalardır planladıkları gün, bugündü. “Ben yaparım, ben ederim,” demişti.

“N’oldu buraya böyle? Pencereyi kapatmamış mıydın? Şaşkın bir ifadeyle sordu kısa boylu adam.

“Kapattım sanıyordum. Bir saate burada olurlar zaten. Nasıl temizleyeceğim bunları.”

Halıyı köşeye attı. Şimdi de birkaç eski havlu çıkarıp yere serdi.

“Yarın gelmeyecekler miydi?”

“…’in yarın işi varmış, bugün için anlaştık. Dün akşam konuşmuştuk öyle. Erken uyuduğun için söyleyemedim sana,” dedi kadın. Suyu çekmiş havluları yerde iyice gezdirip içine sıkmak için büyük bir kova getirdi.

***

Bulutlara dokunmak

1983 – Üsküdar

            Nefes nefese kalmışlardı. Sarmaşıkla dolanmış tepenin en üst bölgesine yaklaştıklarında biraz dinlenmek istediler. Güneşin tüm ışınları her yeri kavuruyor, gözleri kamaştırıyordu. Yaz mevsiminin son ayıydı. Diğerinden kısa olan çocuk kirli elinin tersiyle alnını silerken bir yandan da arkadaşına gülümsüyordu.

            “ Demiştim sana dimi? Bak, yaklaştık.” Yorgunluktan nefesi kesiliyordu.

            “ Ama hâlâ uzaktalar. Dokunabilecek miyiz ki?” diye karşılık verdi kara saçlı çocuk. Yere çömeldi. Arkasında duran böğürtlenleri görünce tek tek koparmaya başladı. Üç dört tane yedikten sonra beşincisini arkadaşına uzattı.

            “ Dokunabiliriz tabi,” dedi böğürtleni yiyerek.

            “ Sence nasıldır? Pamuk gibi midir acaba?”

            “ Öyle gibi görünüyor, yumuşak olmalı.” Böğürtlenlere uzanıp kendi de toplamaya başladı. Bir eliyle küçük dalından ayırırken diğer elini ağzına götürüyordu. Kirli elleri şimdi kırmızılaşmış dikenler yüzünden de çizik çizik olmuştu.

            “Hadi çıkalım şuraya daha fazla geç kalmayalım,” dedi kara saçlı çocuk. Ayağa kalkıp yokuşu çıkmaya başladı. Elinde ki son böğürtleni yavaşça yiyordu. Birkaç adım atıp arkasına döndü. Arkadaşının hâlâ gelmediğini görünce bağırırcasına seslendi.

            Böğürtlenlerin içinde kaybolan çocuk, arkadaşının seslendiğini hiç duymamış gibi dikenlerin arasından geriye doğru çekildi. Avucuna doldurduğu böğürtlenleri düşürmemek için küçük adımlarla yürüyordu. Böyle zor olacağını anlamıştı, birazını eskimiş keten pantolonun cebine doldurup hızlı adımlarla arkadaşının yanına yürüdü. Şimdi birlikte yokuşu aşıyorlardı.

            Burası zamanında pek ilgilenilmemiş neredeyse unutulmuş tarihi ve doğasıyla Üsküdar’ın en harika yerlerinden, günümüz ismiyle Fethi Paşa Korusu. Seksenlerin üçüncü yılında bu iki arkadaş bu iki dost, burayı, on yaşlarında keşfetmişlerdi. Küçük olmalarına rağmen büyük hayalleri vardı, büyüklerden büyük hayalleri. En küçüğünden başlamak istediler. Onlar için ulaşılması kolaydı bulutlara dokunmak.

            Sahi ya, neydi hayal dediğimiz şey? Geceleri uykumuzu kaçıran, dakikalarca, saatlerce bazen günlerce düşündüren, her şeyi unutturan, bizi imkansızın sınırlarına götüren, mutlu eden şey, sadece yarınlarda kalması için miydi? Evet, herkesin bir hayali vardı çocukluğunda kalan, bazen de yarım kalan, yarınlarda kalan, bir türlü gerçekleşmeyen; Gün geçtikçe, yaşadıkça, yaşlandıkça geride kalan. Sanki hayat sadece birbirini takip eden rutin şeylerdi.

Nihayet istedikleri yere ulaşmışlardı. Kısa olan çocuk kısık gözlerini güneşten alıp bulutlara çevirdiğinde yüzünde bir tebessüm belirdi. Diğeri bulutları boydan boya süzüyordu. Acaba nasıl ulaşacağız? diye düşünüyor olmalıydı. Tebessüm etmeye başladı o da. Birbirlerine bakıp tekrar yüzlerini gökyüzüne çevirdiler.

            “ Şimdi ne yapacağız?” dedi kara saçlı çocuk. “ Hâlâ çok uzaktalar.” Yüzü solmuştu.

            “ Bilmem. O kadar uzakta olduğunu bilmiyordum. Çok mu uzaktalar acaba?”

            “ Galiba hiç dokunamayacağız. Biliyor musun, onlara dokunamayız bence. Çünkü bulutlar çok değişik. İçinde su var diyorlar ama pamuk gibi duruyor. Yakın gözüküyorlar ama buraya kadar çıktık hâlâ uzağımızda.”

            “ Öyle deme. Hiç olmazsa denedik, öğrenmiş olduk. Gelmeseydik hayal etmeye devam edecektik.” Yüzü asıktı.

            “ Ama hayalimizde daha güzeldi. Keşke hiç gelmemiş olsaydık da hayalimizde kalsaydı.”
Bulutlara bakmaya devam ediyorlardı.

***